ORFİN | 19 Ekim 2018

YouTube Playlist

KADİM DÜNYA DESTANI SOHBETLERİ | Haziran 2019

Devam Eden Çeviriler | Haziran 2019

BUNLAR DA VAR | LinkedIn Makaleleri

Osmanlı İmparatorluğunun Mısır Valisi

Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Hanedanı

M. Metin MEKİK  2008

LİYAKAT | 19 Aralık 2016

LİYAKAT | 19 Aralık 2016

Hariciyeci (Anılar)

M. Metin MEKİK  2008

Eveleme Geveleme (OtoBio)

M. Cem MEKİK  1998

EPiSTEMOLOJi |1 Ağustos 2016

M. Cem (Jame) MEKiK

Engineer | Project Manager | Producer | Writer
Mühendis | Proje Yönetici | Yapımcı | Yazar


KÖLE MİYİM BEN AHH, KİME ŞİKAYET EDEYİMM? - 2 TEMMUZ 2019

Kurumların maaşlı elemanı olarak çalışıp ödediğim primlerle ömür boyu aylık gelir sahibi olma hakkımı 2010 yılında, 48 yaşımda elde ettim. Daha sonrasında, aralıklı da olsa, bu gelirime ek olarak hala bir kurumda maaşlı eleman olarak çalışmak suretiyle çocukların ihtiyacını karşılayacak kaynağı sağmam gerekti. Bu zorunluluk veya benim tahammülüm bu yıl bitiyor. 2020 yılından itibaren sadece emekli maaşım ve münferit ders vermeler vb işlerden edineceğim üç kuruş ile geçinerek, bağımsız yaşamak istiyorum. Lakin heyhat! Yirmi birinci yüzyılda başını sokmak ve ekmeğini yemek aslında temel hak ve özgürlükler arasında devletin sorumluluğuda olmalıyken, kölelik geçen binyıllarda kalmış ve bağımsız başına buyrukluk taş devrinden beri süre gelmişken, TC emekli maaşım 540 ABD doları, 65 yaşımı geçtikten sonra alabileceğim ilave Kanada emekli maaşım ise yaklaşık 600 Kanada doları tutarında. Son 10 yıldır ödediğim bireysel özel emeklikten de sanırım toplu olarak 30bin TL gibi bir para alabileceğim. Okulunu bu yaz bitirerek çalışma hayatına girmeye çalışan gençlik ne yapacak?!  



GELENLER ve GEÇENLER – 18 HAZİRAN, 2019


Uzak Doğu dünya görüşü farkındalığı, ermişliği düşünceleri dizginlemeye ve olayların akışını tarafsız bir locadan izleyerek gülümsemeye indirger. Düşüncelere kapılmak veya kaptırmak insanı filmin oyuncusu olmaya sürüklüyor. Düşüncelere maymun diyorlar, hiç durmadan o daldan öbürüne atlayan maymun düşünceler! Oysa izleyen olmak daha iyi deniyor. Akıbetin dizgini zaten başka mercide. Rol alsan da, izleyen olsan da, film olacağına varıyor diye düşünüyor bazıları...


Şu an içinde bulunduğum duygu durumumda, bu dünya görüşüne hak veriyorum...


Yaşamanın anlamı ve doyum, tatmin meselesi... Mide/beden, beyin/akıl ve kalp/ruh ile; gıda, bilgi ve paylaşmayı örtüştürürsek, karnını gıda, beynini bilgi ve kalbini paylaşımlarla besleyebiliyorsan, yaşamanın anlamını da gereğini de sağlamış oluyorsun. Gerisi maskaralık.


Öte yanda bir de kozmik bilinç deryası var. Olabilecek her şeyi içinde barındıran evrensel bir dükkan. Ne istediğini biliyorsan sadece girip onu seçip almanı bekliyor. Anlamı, sevgiyi, hazzı, tatmini burada bulman sadece kendi iradene ve bilincine bağlı. Hepsi orada ve elini uzatmana bağlı... Hodri meydan!



DANDİNİ DESTANI – 15 TEMMUZ, 2017

Tam 1 yıl önce bu akşam saat 21 sularında dünya başımıza yıkılmıştı Ankara'da. Ben de bu yazı ve video blogunu o akşam yaşadıklarımızı anlatarak başlatmıştım. Geçen süre içindeki gelişmeler ve ben ve benim gibilerin ruh haline yansımalarını da şimdi yazmaya çalışacağım.

Tamamı mevcut iktidar ve tek adam olan kişinin lehine sonuçlar veren, ardı arkası kesilmez basiretsizlikleri gördüğünde, aynı akşam saat 23 itibarı ile, bunun bir oyun olduğu kararını zaten herkes vermişti.

Oyun en yoğun biçimde Ankara’da sahnelendi. Istanbul birazını ve diğer kentler ise çok azını izledi. Yüzbinlerce kişiyi, yıllar boyunca sabır ve sebatla yetiştirerek, askeri ve sivil idarenin, yargının ve yasamanın her yerine yerleştirdiği iddia edilen oyun kurucu, nedense, o akşam oyunu tam da televizyoncuların tabiri ile “prime time” saatlerinde sahnelemişti. Güya erkene almak zorunda kalmışlar. Asıl ve tek hedefleri olması gereken kişiyi, ardı arkası kesilmeyen mucize silsileleri ile ellerinden kaçırmışlardı. Sözde-darbenin baş yöneticisini de, önce yakalamış ve sonra da itina ile serbest bırakmışlardı. Gümbürtüsü, gösterişi, ateşli silahı, bombası bu kadar bol darbesi hiç olmamış bu ülkede, nedense her attıklarını ıskalamış veya kenarından vurmuşlardı. Herşeyden habersiz iki günlük erlerin kafasını kesmişti bu halk. 15 yılın tarihi boyunca ilk kez bir eylem sırasında (hem de darbe) interneti kesmemişti bu hükümet. Bir internet çağrısı ile aniden binlerce toprak yüklü hafriyat kamyonu, pankartlı yedek yobaz kıtaları sokaklara fırlayıvermişti. TRT’ye kolayca girilmiş acaip bir bildiri okunmuştu. Onun dışında başka medya unsuru ele geçirilmeye çalışılmamış, sadece CNN Türk üzerinde ise yine pek acaip bir ele geçirme oyunu sahnelenmişti. Bu darbeyi kim, kime yapıyordu, bunu anlamak zordu zira, bariz olanla, acemice gösterilmeye çalışılan şey, çok farklıydı.

Bu ucube darbe gecesinden sonra derhal Olağan Üstü Hal ilan edildi (yani sivil sıkıyönetim). Yüzbinlerce muhalif kişi, hangi kesimden veya hangi görevden olursa olsun, onursuzca mahkum edildi. Cadı avı eşi benzeri görülmemiş biçimde ve boyutta yürütüldü. Hiçbir engel veya tartışma olmaksızın anayasa değişti, tek kişi bütün ülkeye el koydu. Darbenin kim tarafından ve nasıl yapıldığını araştırmaya yönelik her çaba, haşin ve kesin biçimde hükümet tarafından engellendi. Olanları herkes biliyor tekrarlamaya gerek yok.

Bu yazı ile tarihe düşmek istediğim bilgi şu kişisel duygulardan ibaret:

Ülkem işgal altında. Bu uzun yıllardır böyle ve çok farklı bir yöntemle düşürülmüş durumda. Adeta farenin ısırmadan üflemesi gibi. Ülkenin kurucu fikir, dayanak ve insanları tamamen dışlanmış, etkisizleştirilmiş durumda. Bayrağı ve bütün kurumları ile silinmekte ve yerine din ve arap kökenli başka birşey konulmakta. En acısı ise, halkın büyük oranda bunu istiyor ve kabul ediyor olması. Muhaliflerin bile en az yarısı gizli taraftar! Şimdilik buna Yeni Türkiye diyorlar. Korkarım yakında adı da resmen değişip, içinde islam geçen bir şey olabilir. Biz, bir avuç asil Türkiye yurttaşı olup Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerini isteyenlerimiz ise, mülteci bile olamadan yok olmaktayız. Ne işimiz, gelirimiz, ne mal varlığımız, ne onurumuz, ne de var olma nedenimiz kalmadı. Yaşama sevincimiz söndü. Hepimiz aşırı depresif, paranoyak, yaşayan ölü kılığında dolaşır olduk.

Bu duruma düşmemizin sebebi ve sorumluluklar konusunda belki bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle...



THE NEW TURKEY – July 23, 2016

Below is a farewell note that I tried to translate from Turkish. It is written by a couple who recently left Turkey to resettle in a different country, because they could no longer tolarate the existing social and political conditions in the “NEW Turkey,” as it was recently called by the ruling administration.

“So, we are leaving. We are running away from this land where we were born, which has changed beyond recognition, to other lands, seeking a life. The minute flame of hope that flickered during the Gezi protests is unfortunately totally out.

We now see that the real problem is not the incompetent governance. It is actually the people themselves, who are utterly happy with this and who actually hate you and I just because we are not like them.

We simply can no longer survive in such a hostile environment of abhorrance and intolerance.
We are a minority. We are unhappy.

We can no longer survive in a place where, everyday, a different massacre takes place or human life has no value at all and further, where a crushing majority of the population wish upon the victims, “well done, good riddance!” depending on their belief, home town, ideology or opinion, just because they are the “other” minority.

We may not happen to die because of a bomb on a particular day, but this is not really living either.

We long to be treated like human beings. We long for a life in which we are not labeled “sucker” if we do a good deed, “chicken” if we refuse rudeness, “highbrow” if we’re educated, “elite” if we are cultured, “naive” if we are honest, or “infidel” if we don’t fast.

Which other language has a cuss word as, “intellectual”? Sad isn’t it? We want a simple and decent life. Is it too much to ask?

Most important, we now carry the responsibility of our new born. So, we’re leaving mostly for him and not just for ourselves.

Everything has become so hard in Turkey. To work, to earn a living, to study, to have fun, to rest, to travel, to raise children, to live...

No matter how much you make, unfortunately there are things you just can’t buy.

You might create some peace and tranquility within a fish bowl of your own but as soon as you stick your nose out, you face the monsters immediately. In the street, in traffic, at school, at work...

You could be sending your kid to a school for which you pay thousands a year but you have no choice but to surrender his safety to a driver who is rude, uneducated and probably a convict, and who drives the school bus like a maniac. You must work day and night to make the fortune which you will have to spend on your child’s education, so that he will be able to get a job that pays pennies to work under a jerk who hires him as a favour anyway and treats him as a nobody.

If you are not part of the vast majority of the oppressed in this country, you are garbage to be disposed of. This is clear.

A monster who rapes 45 kids doesn’t get half the reaction a guy gets who happens to smoke in public during the fasting month of Ramadan. How can you take this? It is suffocating.

Why should we go and leave this land to these pathetic people? Why is it always us who must go? Because, if we stay, it is always us who will die.

Should we manage to survive till then, we shall take the plane by the end of this week to fly off to a new life.
I am bitter, very excited and very angry, actually. A complete emotional mess. I hope things turn out for the best.
We, the people of OLD Turkey, are leaving the NEW Turkey.”

HORTUM – 16 Temmuz 2016

Dün gece 21:40 sularında evde otururken, bir jet sesi çok yaklaştı. O kadar ki, uçak evin üzerine düşüyor sandım ve ayağa fırladım. Camlar zangırdadı. O an kimyasal/biyolojik yüklü bir uçağı çakıyorlar üzerimize dedim. Doppler etkisindeki sesin frekansı pesleşiverdi ve uzaklaşıyor dedim. O zaman az öteye mi çakılıyor? Yok, devam etti, uzaklaştı gitti...

1 dakika sonra tekrarlanınca içeriden eşim koşarak geldi, ayakkabılarını giydi sokağa fırladı. Ben de elimde akıllı telefon ve anahtarlarla takip ettim. Karanlıkta ve etraftaki ağaçların örtüsünde görememekle beraber savaş uçaklarının durmadan pike yaptıkları aşikardı. Birini gördüm bir an ışıkları vız diye geçti ama adeta gök gürledi, rüzgar esti... Karşı komşumuz bir meyhane, çalan fasıl durdu herkes sokağa döküldü.

Bir yandan twitter’ı açarken eve dönüp üst katlara koştum, balkondan görürüm diye. Twitter’da Istanbul’da askerlerin köprüleri kapattığı, hava sahalarını kapattığı, polisleri durdurup silahlarını aldığı,  izmirde helikopterlerin uçtuğu, Çorum’da, Adana’da sokaklarda tankların yürüdüğü filan akıyordu... telefon ard arda çalıyor eş, dost noluyor diye arıyordu.

TV’ye koştum. CNN ve NTV mutat tartışma programlarını veriyordu. Zaplarken TRT kanallarında kumlu ekrana rastladım. Önce TRT Okul, Avaz filan derken, TRT1’de bir kadın spiker, ülkenin gidişatı ve hükümetin icraatı ile ilgili duymak istediğimiz herşeyi söyleyerek yönetime el konulduğunu filan söyledi. Hiç bir algıma inanamazken, korku, ümit, heyecan duydum. Ancak bu işte bir garabet vardı... Taşlar yerine oturmuyordu.  Yurtta Sulh Komitesi de neydi? Vay canına! Sonra Başbakan çıktı ve memur zammını açıklarmış edasıyla bunun bir kalkışma girişimi olduğunu söyledi. Sonra İçişleri ve Adalet bakanları da ayrıca hamaset demeçleri verdiler. İşin suyu çıktı dedik.

Ilk patlama, yine tepeme düşeceğinden emin olduğum bir jet gürlemesinin ardından ve yan binaya isabet ettiğini sandığım şiddette olunca, kedi kucağıma geldi. Eşim camdan cama koşuyordu. Jetler, helikopterler ve bombalar ve ağır silahla taramalar bütün savaşın bizim sokakta yürütüldüğü algısı ve dehşetini vermeye başladı. Telefonla arayanlar camlardan uzak durun diyorlardı.  Iyi de internet kesilmemişti. TV’de haber kanalları artık hepsi bu olayı veriyordu. Demek ülke yönetimi gerçekten gafil avlanmış, her zamanki reflekslerini göstermemişler ve denetimi kaybetmişlerdi.

Cumhurbaşkanının uçağında olduğu ve inince açıklama yapacağı söyleniyordu. Hatta inmeyerek başka bir ülkeye gidiyor olduğu haberleri akıyordu. Bir ara Cumhurbaşkanı cep telefonu ile bağlandı ve hamasi laflar etti. Durumun kontrol altında olduğunu söyledi ama tutarsız ve eksik, bilgisiz şeyler söyledi. Yine vay canına dedik. O sırada CNN basıldı ve stüdyo boşaltıldı ama yayın kesildi dense de şüpheli biçimde tek kamera ve umumi bir mikrofonun kayıtları ile sürüyordu. Sokaktan ve gökten gelen sesler ve patlamalardan artık gerçekten çok korkmuş, çaresizlik içinde evin ortasındaki hol ile odalar arasında dolanıyorduk. Her an Başbakan vs türü birilerinin alındıklarına dair haber beklerken, Cumhurbaşkanı havaalanından açıklama yaptı ve herkesin sokağa dökülmesini söyledi!

 Offf! Patlama ve taramalar devam ediyor, evin cam ve duvarları ne zaman çökecek dedirtecek kadar zangırdıyordu. Camları, ışıkları kapattık. İçeriye kaçtık. Sonra eşim camları biraz açtı çünkü patlamada basınç dengelensin ve kırılmasın dedik... Millet de sokağa dökülüyorsa kan gövedeyi götürüyor olacaktı.

Uçak bombardımanına hedef olma olasılığımız yüksek olmasa bile, sokaktakilerin galeyanından nasıl korunabiliriz bilemedim. Çaresiz bir korku sardı. Darbeciler (her kim ise) veya sokağa dökülen sakallıların evlere de saldırmaları ihtimali çok kötüydü. Başbakan filan alınmıyordu. Cumhurbaşkanı tekrar havalanmıştı. Bu hava saldırıları sürerken Cumhurbaşkanının havalanmasına anlam veremedik. Ne oluyor yahu dedik. Ancak patlamalar gayet gerçek!

Gün ağarırken artık haberlerde darbenin püskürtüldüğü yazıyordu. Sokaktan gelen sesler bitmese de çok azalmıştı. Yer yer ağır silahların taraması uzaktan geliyordu. Uyudum.

Uyandığımda okuduklarım şunlardı: Darbe püskürtüldü, 170’e yakın ölü, 3000 darbeci tutuklu, 2700 yargıç tutuklu, demokrasi bayramı, herkes sokağa, millet askerleri öldürmüş...

Bu ne biçim bir şey? Böyle darbe mi olur? Böyle darbeye karşılık mı olur?

İşin aslına dair bazı iç bilgileri dostlardan öğrendiğimde, gerek hükümet gerek asiler bakımından, hem ne kadar karmaşa, hem de nasıl beceriksizlikler silsilesi olduğunu öğrenerek, çok üzüldüm, hem de çok korktum ve korkum devam ediyor

Darbeye bütün benliğimle karşıyım elbette. Öte yandan, ülkenin 1940’tan beri her iktidar tarafından çok kötü yönetildiğini ve şu anda da bunun zirvesinde olduğumuzu düşünüyorum.


BOŞLUK - 14 Temmuz 2016


Son  zamanlarda kendimi boşlukta hissediyorum. Bütün nirengilerim, bastığım yer, her şey kaybolmuş ve boğulmamak için nefes, düşmemek için basamak arayış ve çırpınmaları içindeyim. Bunun mutlaka cari kişisel konum ve durumumla ilgisi olmakla birlikte, Türkiyenin içine girdiği girdapla çok yakın bağları olsa gerek.


Titanic batarken denize döküldüğü halde sağ kalan yolcular da böyle hissetmişlerdir belki. Korkunç ıssızlık, dondurucu ıslaklık,  kahredici belirsizlik ve yalnızlık. Oysa birileri şu anda bu durumumdan tamamen habersiz evlerinde, güvende ve huzurlu oturuyor... Ben niye buradayım!?

Kimileri bu boşluğa savaş veya doğal afet sonucu girdiklerinde belki durumu anlamak ve kabullenmekte benim kadar zorlanmıyorlardır. Ne de olsa  gayet somut bir nedeni var, hatta büyük olasılıkla gelişi önceden görülebilmiş ve kısmen de olsa önlem alınabilmiş durumlar. Oysa ben ve bana benzeyen Titanic yolcuları (bütüne kıyasla yok denecek kadar az bir nüfus) işte burada okyanusun ve gecenin ortasında donmakla boğulmak arasında debelenmekteyiz. Bu akıbetimiz gafletimizden mi, talihsizliğimizden mi, yoksa ...?